Prof. Dr. Birgül Ayman Güler Röportajı – Yaz Hocam!

Siyasi yönünüzün yanında çok başarılı bir akademik geçmişiniz de var. Türkiye’de ve akademik dünyada kadın olmanın zorluklarını yaşadınız mı?

Eğitim alanı kadınlara açık bir alan. Yanılmıyorsam öğretmen kadrolarının %60’ı kadın. Bu oran üniversite kadrolarında tabii ki çok daha düşük; ancak yine de üniversite de kadına açık bir alan. Bu nedenle, sanırım, diğer meslek alanlarına göre özel zorlukları yok. Özellikle akademisyenlik ”kadın” fikrine oldukça açık. Ancak bazı mesleğe seçimlerde ”Bizim bir erkek öğretim üyesine ihtiyacımız var.” cümlesi zaman zaman duyduğum bir şeydi; ama bu bir eylemli engele hiç dönüşmedi. O nedenle muhtemelen akademik dünyada olduğum için kadın olmanın bir zorluğunu yaşamadım.

Peki Türkiye toplumunda kadın olmanın zorlukları var mıdır? Siz bu zorlukları yaşadınız mı?

Bence evet, çok büyük zorlukları var; çünkü kadın gerçeğinin iki yüzü olduğu kanısındayım. Bir, aile içi ilişkilerde kadının baskın ve belirleyici bir kimliği var. Özellikle kadın yaşlandıkça, anne oldukça aile içinde baskın olma, iktidar olma diyemeyeceğim, özelliği var. Buna karşın sosyal yaşama baktığımızda kadın iktidar olmayı, baskın olmayı bırakın, öteki unsur olma görüntüsü veriyor. Ben Türkiye’deki temel kadın gerçeğindeki iki farklı yüzü burada görüyorum. Yaşadığımız kimi sorunları da yaşadığımız bu görece şizofrenik halin ürünü olarak görüyorum. Akademik anlamda aile içinde kadının baskınlığı üzerine hiçbir çalışma yapılmadı. Bu gerçekten çok eksik bırakılmış bir alan. Ben aile içinde yahut sosyal çevremde kadın olmanın bir zorluğunu yaşamadım; ancak bu demek değildir ki Türkiye toplumunda kadın ezilmiyor, dövülmüyor, öldürülmüyor. Kadın olmak zor, Türkiye’de kadın olmak bugünlerde çok daha zor.

Ataerkil bir mecliste muhalif bir kadın vekil olmak size neler hissettiriyor?

Ataerkil bir mecliste fikirler ve küfürler kadın üzerinden yürüyor. Bu son derece rahatsız edici bir durum. Kimi sözleriniz ya da eylemleriniz ”Yahu bir kadına yakışıyor mu?” diye mahkum ediliyor. Oysa orada kadın ya da erkek olma değil, milleti temsil etme özelliğiniz var. O ataerkil ruh bir parça bile şiddetlenen tartışmalarda anında kadın üzerine kendini kusuyor. O cinsiyetçi yaklaşım asla unutulmuyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplumun bir parçası olarak önder olma özelliğine sahip değil diye düşünüyorum.

Ülkemizdeki kadın hakları düzeyini yeterli görüyor musunuz?

Yasal ve hukuksal olarak çok büyük yetersizliklerimiz olmadığı kanısındayım. Daha 1930lu yıllarda kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildiği günden bu yana adım adım çok önemli gelişmeler oldu. En son 2000li yıllarda Türk Ceza Kanunu ve Medeni Kanunu’nda kimi düzenlemeler yapıldı. Örneğin kadının çalışma isteği durumunda ”aile reisi olan kocadan” izin alma gereği ortadan kaldırıldı. Yine de yasalarda kadını güçlendirme amacıyla yapılması gereken düzenlemeler vardır, bu hep de olur. Ancak yasal ve hukuksal dünyamızın suçlu olduğunu düşünmüyorum. Asıl devlet örgütlenmesi ve toplumsal-kültürel yapı bakımından sorunlarımızın olduğuna inanıyorum.

Devlet örgütlenmesindeki sorunların kadın cinayetlerine zemin hazırladığını ve kişisel olan her şeyin aslında politik olduğunu savunuyor musunuz?

Devlet örgütlenmesindeki sorunlardan kastım şu: Son Özgecan Aslan katliamında gördüğümüz bence bir devlet kusurudur. Minibüs, taksi, halk otobüsü, belediye otobüsü, metro birer toplu taşıma araçlarıdır. Minibüsçülük özel sektöre aittir, doğru; ancak onun yetkisini belirleme görevi devlettedir. Bu katliam bize gösterdi ki can güvenliği, kadın güvenliği bakımından toplu taşıma hizmetlerinde devlet kusuru vardır. Hatların belirlenmesi, minibüsçülük taksicilik yapmanın kurallara bağlanmasıi denetlenmesi vb. bakımından çok büyük boşluk olduğunu ortaya çıkardı. Tüm bunların politik olduğu, kişisel kusur olarak görülemeyeceği kanısındayım. Ve asıl olarak politik niteliği nedeniyle bir devlet kusuru olduğu kanısındayım. Yine söylüyorum, toplu taşıma kurallarını koymak devletin görevidir, devletin burada ağır kusuru vardır ki böyle bir katliam gündeme gelmiştir. Bu katliam güvenlik boşluklarıyla mümkün bir hale getirildi. Kurallar çok net bir şekilde uygulansa bu ruh hastası durum ortaya çıkmazdı kanısındayım. Toplumsal ve kültürel olarak bir problem alanımız var; ancak bunun bir problem olarak ortaya çıkması yarına olan umutsuzluktan, büyük güven uçurumdan, endişeden doğuyor. Ve insanlar birbirlerine karşı son derece acımasız davranabiliyorlar.

Meclis Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun çalışmalarını yeterli görüyor musunuz?

Son derece yetersizdir. Kadın erkek eşitliği komisyonun tüm yasaları kadın-erkek eşitliğini sağlama kıstası bakımından gözden geçirmesi gerekir. Nasıl ki plan ve bütçe komisyonu para bakımından tüm yasaları gözden geçirir, kadın-erkek eşitliği komisyonun da her çıkan yasayı incelemesi gerekir. Maalesef böyle çalışmıyor, bu nedenle etkisiz olduğu kanısındayım.

Siyaset akademik ve günlük hayatınızda her zaman vardı. Aktif siyasete giriş kararınızı ve neden CHP çatısı altında siyaset yapmaya başladığınızı sormak istiyorum.

1978 kuşağındanım. Bizim kuşak siyasetle her zaman iç içeydi, siyasetle büyüyen bir kuşaktık. Ergenliğe adımımızı atarken daha, hatta çocuk yaştayken bile siyaset konuşurduk. Çok net hatırlıyorum, 1972 yılında bir Hıdrellez günüydü, ailemiz bizleri kutlamalara götürmüştü. Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edildiğini pilli radyolardan dinlemiştik ve ”Biz niye buradayız, niye burada eğlence yapıyoruz?” diye biz çoluk çombalak ailelerimize itiraz etmiştik. 70li yıllarda siyasetin içinde büyürdü her şey bizim için. Bu şekilde siyaset yaşamımın bir parçası haline geldi, bağımız hiç kopmadı. 2001 yılında partili siyaset hayatıma Bağımsız Cumhuriyet Partisi (BCP) ile başladım. O zaman Mümtaz Sosyal BCP’nin genel başkanıydı, ben de kurucularından biriydim ve 2008 yılına kadar genel başkan yardımcılığını yaptım partinin. O tarihlerde Kemal Derviş gelmişti, hem CHP’yı hem de DSP’yi darmadağın etmişti. ”Kemal Derviş ile olmaz!” diyenlerdik biz ve ”CHP açısından büyük bir talihsizlik, alternatife ihtiyacımız var.” diye düşünmüştük. Kemal Derviş dönemi kapandıktan sonra CHP yine lailk ve ulusal cumhuriyeti savunma bakımından doğru çizgiye gelmişti. 2008 yılında da benim üniversitede yöneticiliğim gündeme geldi. Yönetici olduğunuzda partilerin yönetim organlarında görev alamıyorsunuz. Bu nedenle 2008’de partili siyasetten ayrılmıştım. Tabii bu arada ”aydın kimliği” ile Cumhuriyet mitinglerinde üzerime düşen görevi yapmıştım. 2011 yılına geldiğimizde ana fikir şu idi: Anayasa değiştirilecek, ülke içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklenecekti. Bu nedenle daha önce hiç düşünmesem de milletvekili olmalıyım dedim ve 2011 seçimlerinde CHP’den İzmir milletvekili olarak meclise girdim.

Mecliste ana muhalefet görevini üstlenen CHP’ye en çok muhalefet eden vekillerden birisi de sizsiniz. Ulusalcıların tasfiyesi olarak adlandırılan bu sürecin gelişimine ve CHP’den ayrılışınıza sebep olan koşullar nelerdir?

Ben ulusalcıyım, bu nitelendirmeyi memnuniyetle kabul ediyorum. Ulusalcılığı kısaca iki özellikte topluyorum. Bir, anti-emperyalist olmak ve tam bağımsız bir Türkiye’yi özlemek; iki, Türkiye’nin siyasal birliğini ulusal bağlantılarla inşa etmek. Yani etnik ayrılıkçılık ve etnik özerkçiliğe karşı durmak. Ulusalcılık benim için bu iki temelden oluşuyor. Küreselcilik denen sistem bizim gibi ülkelerin bağımsızlık liflerini çok büyük ölçüde eritti. ”Küreselciliği değiştiremezsin, kabul etmek zorundasın bu süreci” diye bir tür zorlama yaşıyoruz 30 yıldan bu yana. Ulusalcılık, küreselciliğin bu zorlamasına karşı ”Serbest ticaret dediğiniz şey adil değil. Dünyanın bütün adaletsizlikleri ,eşitsizlikleri çok daha fazla azdırdı. Siz bir ideolojik saldırı yapıyorsunuz. Küreselleşme dediğiniz emperyalizmin ta kendisidir. Ben de kendi varlığımı buna karşı savunmakla görevliyim.” diyor. Ben de bu söylemleri içselleştirdiğim ve sonuna kadar savunduğum için ulusalcılığın bu tam bağımsızlık tarafıyla fikriyatımı şekillendirdim. Ulusalcılık sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada yükselişte zaten. Ayrıca, Türkiye’de etnik ayrılıkçılık çok hesapsız bir şekilde, uluslararası bağlantılarıyla beraber Türkiye’yi tehdide yöneldi. Öyle bir noktaya geldi ki, ”Türk vatandaşlığı ile gurur duyuyorum” demek ırkçılık olarak ilan edildi. Türkiye’nin etnik-milliyet özellikleri üzerine parçalanmış bir Yugoslavya gibi, hatta Kosova – Ahtisaari Planı’ndaki gibi inşa edilmesi yönünde bir irade belirdi ve bu iradeye AKP destek verdi. AKP’nin destek vermesi önemli çünkü iktidar partisi. Bu destek anayasayı değiştirmeye yöneldi ve hala daha o baskı devam ediyor. CHP milletvekili olduğum günden bu yana ”Bütün politikalarımız bu girişimleri engellemeye yönelik geliştirilmelidir.” dedim. Ancak CHP yönetimi AKP-HDP politikalarının önünü açmaya hizmet eden tercihlerde bulunmaya başladı. İlk tercih, ”Laiklik tehlikede değildir.” sözüyle kamuoyuna mâl oldu. İkincisi, yerel yönetim özerklik şartının tüm çekinceleriyle kabul edilmesi beyanıydı. Bir tarafta laiklik ilkesi, diğer tarafta Türkiye’nin ulusal birliği reddedilmiş oldu. Benim itirazlarım da temel olarak bu iki konu üzerine oldu. Ne yazık ki bunları önlemek için gösterdiğimiz çabalarda başarılı olamadık. Başarılı olamadık diye eleştirilere son vermek düşünülemez; çünkü CHP cumhuriyetin kurucu partisi. Bu iki büyük saldırı küreselcilik ile beraber eğer üstümüze üstümüze geliyorsa bizim direnmek zorunluluğumuz var. Asıl olarak bu noktada parti ile ayrım çizgimiz belirdi. Politik olarak da 17-25 Aralık Erdoğan ve çevresine karşı cemaat tarafından açılmış olan davalara CHP yönetiminin açık destek vermesi bu ayrım çizgisini iyice belirginleştirdi. O davaların bir tek dayanağı vardı: kasetler. Siyasi ahlak, ”kasetçi, röntgenci, şantajcı” yapıyı reddetmeli. Bunu, cemaat denilen ve kaynağı son derece tartışmalı bir yapı kullanabilir; ancak Cumhuriyet Halk Partisi asla kullanamaz. Daha o zaman ”Röntgencilik ve şantajcılık bizim siyaset üslubumuz olamaz. Ancak bu kasetler sırf AKP’yi yıpratmak için CHP tarafından kullanılıyorsa bu üslup asla benimsenemez” dedim. Daha sonra 30 Mart seçimlerini yaşadık. Orada cemaatin açık bir desteği vardı. Bizim adaylarımız cemaatin televizyonlarında boy göstermeye başladılar. Açık bir seçim ittifakı yapılıyordu. Buna da itiraz ettim o dönemde. Hatta kamuoyuna da yansıdı: ”Cemaat bir denizkabuğudur, AKP balinasına yapıştı ve yaşadı. Onlar bir şekilde silkeleniyor ve onu sırtlarından atıyor. Ancak şimdi bize ve MHP’e yapışmaya çalışıyor, biz Türkiye’nin iyiliği için kapılarımızı bu yapıya kapatmalıyız.” diye bir söylemde bulunmuştum. Ama kapılar kapanmadı, cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldi, son derece tartışmalı bir adayla seçime girildi. Seçmenler sandığa ”Biz aday gösterdik siz de tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz.” itelemesiyle gönderilmek istendi. Bu hem üslup hem de içerik itibariyle yine bizim ilkelerimize son derece tersti. Bütün bu gelişmelerin sonunda bu yönetimin programa aykırı hareket ettiğini, yönetim hakkının ortadan kalktığını ve dolayısıyla istifa etmesi gerektiğini söyledim. Yönetim bunu elbette ki duymadı. Sonra olaylar kurultaya doğru gelişti ve kurultayda da mevcut yönetim şaibeli bir şekilde başarı kazandı. O şaibeye de susmamız mümkün değildi. Eleştirilerimi sürdürünce yönetim beni ”duble disiplin”e verdi. Önce parti disiplinine, sonra da meclis disiplinine verdi. Geçici ihraç talep ettiler. Yine de son noktaya kadar savunmamı yaptım; ancak bu sefer de iddianame vermediler. Yani neyle suçladıklarını söylemeden disipline verdiler. İddianame olmadan savunma olmaz. Sonuçta yapılabilecek tek bir şey vardı: istifa etmek. Bu serüven de istifa ile sonuçlanmış oldu.

Sizin öne sürdüğünüz gerekçelerle ayrılan bir diğer isim de Emine Ülker Tarhan. Kendisi yeni bir siyasi hareket oluşturdu ve siyaset yapmaya bu hareketle devam ediyor. Sizin Emine Ülker Tarhan ve Anadolu Partisi’ne bakışınız nedir?

”Birlikte parti kurucaklar, birlikte hareket edecekler.” diye bir söylenti vardı; ancak bu sadece bir söylentiydi. Biz hiç oturup istifa edelim, birlikte parti kuralım şeklinde konuşmadık. Birlikte hareket etmedik istifa konusunda ve parti kurma konusunu da paylaşmamıştık. Sayın Tarhan şimdi kendi siyasi mücadelesini sürdürüyor ve anlaşılan öyle devam edecek.

Peki siz siyasi mücadelenize nasıl devam etmeyi düşünüyorsunuz? Vatan Partisi’ne katılmanız yönünde birtakım adımlar attığınız görülüyor, seçimlerde Vatan Partisi’yle birlikte mi hareket edeceksiniz?

Türkiye’de muhalefet, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine uygun hareket etmekten aciz durumda. Bu hareketi yaratacak güçlü bir muhalefetin oluşturulması gerektiği düşüncesindeyim. Böyle bir mücadeleyi verebilicek çeşitli kesimler var; ancak ayrı ayrı yerlerde duruyorlar. Şimdiki çabam, 7 Haziran seçimlerine doğru bu ayrı yerlerde duranların bir seçim ittifakı yapmalarına yardımcı olmak. Bütün çabam buna dönük. Bağımsız milletvekili olarak kalmayı tercih etme sebebim de bu. Vatan Partisi, Anadolu Partisi, Yurt Partisi, HEPAR ya da ismini hatırlayamadığım partiler ve partileşmemiş platformlar bu ortak amaç doğrultusunda, yani AKP’nin iktidardan indirilmesi, doğru muhalefetin yükseltilmesi amacı doğrultusunda bir seçim ittifakı yapmalıdır diye düşünüyorum. Benim konumum bu ittifak çabası için uygun bir konum. Eğer bunu gerçekleştirebilirsek, bu büyük beraberliği sağlayabilirsek elbette ki seçim sürecinde yarışta olacağım. Ama bu beraberliği sağlayamazsak mücadeleyi önümüzdeki dönem parlemento dışında sürdüreceğim.

Birleşmeler Vatan Partisi çatısı altında mı olacak?

Çabamız bu yöndeydi. Çok farklı yerlerde duran bütün partileşmiş ya da partileşmemiş kesimler bir partide birleşmeli. Vatan Partisi bir partide birleşme formulü olarak ortaya çıktı. Hala onun dışında çeşitli kesimler var. Bu demektir ki, bir parti çatısı altına girmeyi uygun görmüyorlar. Onlar ”ittifak çatısı” istiyorlar. Bu nedenle nerede gerçekleşir bilmiyorum. Onun görüşmelerini sürdürüyoruz. Bu, partiye girmek olmayacak. Seçim sistemi bir yasak getiriyor: Farklı partilerin yan yana gelmesi ve birlikte seçime girmesi yasal değil, bunu yapamıyoruz. Ayrı bir parti olarak partinizi kenarda tutabilirsiniz; ama en şanslı gördüğünüz partinin milletvekili listelerinde ittifak yapabilirsiniz. O parti adıyla yola devam edersiniz. Bu özel bir zorluk çıkarıyor; herkes kendi partisini seviyor. Olay ”Bana gelin, bende birleşin” durumuna geliyor. Ama her ”bana gelin”, diğer partileşmiş grup tarafından itirazlara maruz kalıyor. Bu da sonu gelmeyen bir duruma dönüşüyor. Ben bunu aşabileceğimizi umuyorum. Bu nerede ve nasıl aşılır bazı tahminlere sahibim; ancak yalnızca tahmin. Belki de bir dilek…

Birleşmeler gerçekleşmez ise İzmir’den bağımsız aday olmayı düşünüyor musunuz?

Şu anda düşünmüyorum; ancak hepimiz sürekli değerlendirme halindeyiz.

Gezi süreci bir hareket doğurdu: Birleşik Haziran Hareketi. Siz BHH ve Gezi sürecine nasıl bakıyorsunuz? Size göre Gezi ulusal bir hareket miydi, yoksa daha sol bir çıkış mıydı?

Gezi hareketi ”Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” sloganını taşıyan bir hareketti; ancak manipule edildi. Başlangıçta ”Bulaşmayın Gezi’ye” diyen HDP-PKK çizgisi, İmralı’dan gelen ”Ulusalcılara bırakmayın meydanı.” talimatıyla Gezi’yi kendi taraflarına doğru manipule etti. Başka pek çok kesim manipule etmeye çalıştı; ama ben Gezi direnişinde ”Lail ve Ulusal Türkiye” çığlığını duyuyorum. Bu nedenle Gezi gövdesinin 2007 Cumhuriyet mitinglerindeki gibi bir şahlanış olduğunu düşünüyorum. Bunu yönlendirmek, kendine mal etmek isteyen çok sayıda irili ufaklı siyaset harekete geçti ve adeta bir miras paylaşma kavgasına girdiler. İşin o boyutuna baktığımda o resimden hoşlanmıyorum. Birleşik Haziran Hareketi kendini bu zemin üzerinde tanımlamaya çalıştı. Ancak orada da çeşitli partilerin yine kendi damgalarını vurma çabaları var. Kitlesel bir halk hareketidir aslında bu. Ve şimdi seçim sürecinde de aslında birlikte olmadıkları o büyük gövdenin mirasını kullanarak yol almaya çalıştıklarını görüyorum. Ama BHH içerisinde sanıyorum laiklik ilkesi bakımından ödünsüz, ulusal devlet bakımından samimi unsurlar var. Orada bir koalisyon oluştu. Elbette ki ilgiyle izliyorum ve merak ediyorum: Acaba o hareket seçim sürecinde nerelere doğru evrilecek? İlk mitingleri bilimsel-laik eğitim için yapıldı ancak bu sloganın altına ”Anadilde eğitim” sloganı da eklendi. Gezinin başına gelen onun da başına geldi. Oysa anadilde eğitim bizler için tartışmalı bir durum. Anadilde eğitim temelde Kürt etnik siyasetinin gündeme getirdiği bir talep ve bu Türkiye’nin ilerici siyasetinin ortak bir talebi değil.

Son olarak, mecliste yaptığınız bir konuşmada sarf ettiğiniz bir cümle hala gündemde: ”Türk ulusuyla Kürt milliyetini asla ve asla eş değer gördüremezsiniz.” Bu söyleminizin yanlış aktarıldığını düşünüyor musunuz? Asıl kastettiğiniz neydi?

Elbette. Bu sözümü Kürt-Türk eşit değildir, eş değer değildir diye göstermeye çalıştılar. Bizim zihniyetimizde insanları bu şekilde karşılaştırmak asla yoktur. Ve benim için şaşkınlık verici bir propagandaydı o. Buradaki mesele, çok uzun yıllardır farklı bir ideolojinin kullandığı terimlerle söylersem, üst kimlik-alt kimlik meselesidir. Herkesin söylediği, kimsenin rahatsız olmadığı bir söylem var: Türk üst kimliktir, diğer etnik gruplar, Boşnak, Kürt, Laz, Çerkes gibi, alt kimliktir. Ve kimse bundan rahatsız olmuyor, asıl rahatsız olunulması gereken mesele budur. Bu hiyerarşik yapıdan incinmek gerekir. Benim söylediğim ise tümüyle anayasa tartışmalarıyla ilgili. BDP-HDP cenahından gelen öneri milliyetlere özerklik önerisidir. Tüm milliyetler siyasal kimlik statüsüne sahip olsunlar diye öneride bulundular. Ve böylece ”Türk” sözcüğünü de bir milliyete indirgerler. Zaten eşitliği de şu şekilde görürler: Türklerin anadili Türkçe, resmi dil olmuş; Kürtlerin anadili Kürtçe, resmi dil olamamış. Eşitsizlik var burada diye bakarlar meseleye. Ulus fikrini tümüyle minder dışına atarlar. Onlara göre birleştirici üst kimlik olarak ”ulus” olmayacak, peki ne olacak? Bugün Yugoslavya’da gördüğümüz cinsten ”milliyetlerin resmi kurucu unsur” haline getirilmesini öngören bir modeli talep ediyorlar. Ben de diyorum ki, milliyetlere dayanan bir devlet yapısı kabul edilemez. Farklı milliyetler, etnik kökenler kültürel olarak vardırlar, kendilerini geliştirmelidirler. Bu anlamda anadiller sahiplenilmelidir. Yasaklamak 12 Eylül’ün işiydi, hep karşı çıktığımız bir tasarruf oldu. Anadiller ve milliyetler yaşamlarını sürdürmeli ve gelişmelidirler; ancak resmi dil ve millet ya da ulus, parçalanmadan bunları bir arada tutan çadır olarak varlığını sürdürmelidir. Bu çadır Türkiye’de Türk vatandaşlığı çadırıdır. Türk vatandaşlığı bağı bizim milliyet ya da etnik köken özelliklerimizi inkar etmemizi gerektirmez. Söylediğim bundan ibaretti. Atatürk milliyetçiliği olarak bizim bildiğimiz sözden ibaretti. Bu kadar tantana kopmasının nedeni, tümüyle ”Türkiye’yi uyandırmadan Türk vatandaşlığını anayasadan silelim, TC vatandaşlığını getirelim” politikasını açığa vurmuş olmam bence. Bu olmuştu: ”Olsun yahu, TC vatandaşlığı olsun. Herkes kendini ait hissedecekse bu olsun.” deniyordu. Bir his durumuna dökülmüştü vatandaşlık. Ve bu AKP tarafından, Erdoğan tarafından kendi seçmenine kabul ettirilmişti. Anayasa Uzlaşma Komisyonu bunu kotarmıştı. Tam onun ortasında ben ”Olmaz” dedim. Bu uzlaşma böylece açığa çıkarılmak zorunda kaldı. Erdoğan: ”Ben her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldım.” demeye başlamıştı. Ve bir siyasi proje olarak sürdürülen şey etnik kökenler devletidir, milliyetler devletidir. Ben zaten tüm milliyetleri kültürel olarak birbirine eşit kabul ediyorum. Ama o, onu söylemiyor. ”Tüm milliyetleri eşit kabul et, siyasal olarak” diyor. Ve bunu da ”eşit vatandaşlık” diye formule bağlamış durumdalar. Birden fazla resmi dil demek, birden fazla okul sistemi, birden fazla yargı sistemi, birden fazla hastahane sistemi demek. Kısacası Lozan’daki 3 gayrimüslim azınlığa tanınan hakların tümünün Türkiye’deki bütün etnik kökenlere yaygınlaştırılması anlamına gelir. Bambaşka bir siyasi projedir bu. Parçalanmanın ta kendisidir. Böyle bir siyasi yapılanmayla 77 milyonluk Türkiye’nin alabileceği bir mesafe yoktur. Bizim yapımıza son derece ters zaten. Taşıyabileceğimiz bir şey değil. Ancak benim söylemlerime AKP medyası çok büyük sansür uyguladı, kendi istedikleri gibi yönlendirdi. İlginçtir ki benim partim de bana sansür uyguladı. ”Televizyonlara çıkma, anlatma” diye söylemler oldu. Bu çok üzücüydü benim açımdan.

 Atakan Güleryüz